enflasyon emeklilik ötv döviz ığdır akparti ığdır chp ığdır mhp ığdır hdp ığdır haber
DOLAR
8,6274
EURO
10,1287
ALTIN
493,26
BIST
1.395
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Iğdır
Parçalı Bulutlu
30°C
Iğdır
30°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
31°C
Cuma Sağanak Yağışlı
26°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
27°C
Pazar Az Bulutlu
25°C

TOPLUMSAL SAADET EBEDİ SAADETTİR

TOPLUMSAL SAADET EBEDİ SAADETTİR
REKLAM ALANI
21.01.2021 12:07
0
A+
A-

Cenabı hak, sözün en güzelini söylemeyi ve en güzeline uymayı bizlere nasip eylesin. Eşref-i mahlûkat olarak yaratılan insan, toplum (cemiyet) halinde yaşayabilen ve topluluk (cemaat) oluşturabilen yegâne varlıktır. Bu topluluğu sürüden ayıran en önemli özellik, bireylerinin aynı duygu ve düşünceleri, aynı his ve heyecanları taşımaları, aynı değerleri ortak payda kabul etmeleri, aynı hedefler peşinde koşmaları, birbirlerinin derdiyle dertlenmeleri, kederiyle kederlenmeleri ve birbirlerinin yardımına koşmalarıdır. Dolayısıyla sürü psikolojisiyle değil de, bir cemaat ve bir cemiyet ruhuyla hareket etmek insana özgü bir meziyettir. Şeyh Sadi Şirâzî diyor ki: “Sen, içinde bulunduğun toplumun kederiyle kederlenmezsen ve derdiyle dertlenmezsen sana insan demek layık olmaz.”Müslümanlar olarak hayatı en güzel şekilde yaşamalı, hak ve hukuka riayet ederek insanlarla en güzel şekilde geçinmeli ve ideal bir toplum oluşturmak için elimizden gelen bütün gayreti göstermeliyiz. Bunu gerçekleştir(ebil)mek için her alanda olduğu gibi, Kur’an ve Sünnete başvurmalıyız. Yaşantısıyla canlı bir Kur’an olan Efendimiz (s.a.v) toplumun kederiyle kederlenen ve derdi ile dertlenen en güzel insandı. Ukbe İbni Hâris (r.a) anlatıyor: Bir keresinde Medine’de Resûlullah (s.a.v)’in arkasında ikindi namazı kılmıştım. Resûlullah selâm verip namazı bitirdi ve hızlıca yerinden kalktı, safları yararak hanımlarından birinin odasına gitti. Cemaat, Peygamber (s.a.v)’in bu telaşından endişe ettiler. Hz. Peygamber (s.a.v) kısa sürede döndü. Kendisinin bu acele davranışından dolayı meraklanmış olduklarını görünce şöyle buyurdu: “Odada, sadaka (olarak dağıtılacak) bir miktar altın -veya gümüş- bırakmıştım. Onun gece evde kalmasını uygun görmedim.” Hz. Peygamber (s.a.v), böyle davranarak fakir ve muhtaçlar için ayrılmış olan sadakanın hiçbir şekilde geciktirilmemesi gerektiğini bize öğretmektedir. Nitekim sadaka, zekât ve infak, sosyal değişimin belirleyici dinamiklerinden kabul edilmekle birlikte aslında hepsi birer sosyal sorumluluk projesidir.İslam toplumu ve bireylerinin sahip olması gereken özellikleri Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle anlatmaktadır: “Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvları da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” Tarih boyunca bu hadis-i şerife uygun hareket eden ecdadımız, dünyanın neresinde olursa olsun, dinine ve mezhebine bakılmaksızın acı çeken bütün mazlumların ve mahrumların yardımına koşmuştur. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy Safahat’ında bu ayeti kerimeyi zikrettikten sonra adeta tefsir eder bir mahiyette şu beyitleri söylemektedir:

Kanayan bir yara gördün mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için çifte yerim, kamçı yerim!

Adam aldırma da geç git! diyemem, aldırırım,

YAZI ARASI REKLAM ALANI

Çiğnerim, çiğnenirim, Hakk’ı tutar kaldırırım!Dolayısıyla çiğnesek de çiğnensek de Hakk’ı tutup kaldırmak, mazlumların, mağdurların, muhtaç ve mahrumların yardımına koşmak için güçlü, zengin, varlıklı ve donanımlı olmalıyız. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Güçlü mümin, zayıf müminden hayırlıdır” ve “Veren el, alan elden üstündür.’’Kur’an ve Sünnete baktığımızda zenginliğin ve fakirliğin ölçüsünü net olarak görebiliyoruz. En basit ifadeyle zengin kimse, veren el; fakir kimse ise alan eldir. Bu anlamda bir kişi, yedi kez dünyaya gelecek olsa ve yedi ceddine yetecek kadar mala ve mülke de sahip olsa, eğer infakta bulunamıyor ve hala başkasının malında, mülkünde ve servetinde gözü kalıyorsa buna zengin dememiz mümkün değildir. Yüce Rabbimiz bu gibi şahısların sözlerini ve duygularını şöyle aktarmaktadır: (Eyvah) Malım bana hiç fayda sağlamadı; Güç ve kudretim de yok olup gitti![1] Dikkat edilirse böyle bir şahıs, mal biriktirme konusunda açgözlü ve hırslı davranmasının bir sonucu olarak ahireti tamamen unutmuş ve sadece dünyayı kazanmaya odaklanmıştır. Hal böyle olunca biriktirdiği bunca mal ve mülkün kendisine hiçbir fayda sağlamadığını, bununla birlikte sahip olduğu saltanatının, gücünün ve kudretinin de yok olup gittiğini itiraf etmektedir. Bunun için diyoruz ki; gerçek anlamda mala sahip olan kişi; yani zengin kişi, dünyevi bir menfaat beklemeden ve sırf Allah’ın rızasını gözeterek başkalarına malından infak edebilen, verebilen kişidir. Servetin miktarına bakılmaksızın onu infak edebildiğimiz kadar o servetin sahibi ve maliki olabiliriz. İnfak edemeyen kişi ise, malın ve mülkün sahibi değil, esiri, kulu ve kölesi haline gelmiştir.Yüce dinimiz İslam, gerçek iyiliğe, güzelliğe ve zenginliğe erişebilmek için sahip olduğumuz ve hoşumuza giden servetten, maldan, mülkten ve imkânlardan fakir, muhtaç ve yoksullara vermeyi ve infak etmeyi emretmekte ve bu davranışı bir iman alameti saymaktadır. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” buyurmaktadır. Yani Muhammed Ümmeti olmak, hem bireye hem de topluma bir takım görev ve sorumluluklar yüklemektedir. Bu görevleri layıkıyla yerine getirmemiz halinde ancak hem ilahi ve nebevi rızaya, hem de sosyal saadete nail olacağız. Yüce Rabbimiz, akrabaya, komşuya, yakın ve uzak komşuya vermek suretiyle iyilik yapmayı, bunları gözetmeyi ve koruyup kollamayı bize emretmektedir. Dolayısıyla Cenab-ı Hak, içlerinden akraba ve komşuların daha öncelikli olduğu zayıf, fakir, muhtaç, mahrum, dul, yetim, mazlum ve mustazaflar sayesinde üzerimize iki cihanda da rahatlık, huzur, güven, rızık, bereket ve rahmetini indirecektir. Böyle davranmak aynı zamanda adaleti ayakta tutmak, ölçü ve tartıyı eksiksiz uygulamak, doğru yolu bulmak ve zulümden her türlü uzak durmaktır. Bunun güzel sonucunu Yüce Allah bize şöyle aktarmaktadır: “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm bulaştırmayanlar”var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.”[1] Bireysel ve toplumsal anlamda görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyen toplumlar ise, ilahi adaletten ayrılmış, ölçü ve tartıyı kaybetmiş ve her türlü zulme bulaşmış olurlar. Yüce Rabbimiz böylesine büyük bir hataya düşmemek için bizi şöyle uyarmaktadır: De ki: “Yeryüzünde dolaşın da suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.”[2] Yani bu ayette geçmiş ümmetlerin tarihlerini, hallerini, uğraşlarını, duygu ve düşüncelerini, işledikleri suçları ve maruz kaldıkları akıbeti görüp ibret almamız istenmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz sebeplerden dolayı İslam, sosyal sorumluluk projesi olarak zekâtı, infakı ve sadakayı teşvik etmekte, emretmekte ve yaygınlaştırmak için bir takım kurallar koymaktadır. Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) de “Sadaka malı eksiltmez; bereketlendirir, arttırır” buyurarak vermenin bereketine dikkatimizi çekmektedir.Kur’an ayetlerini incelediğimizde inanç, ibadet ve ahlâk konuları ile sosyoekonomik hayat arasında sıkı bir ilişkinin olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre bireyin inşası kadar toplumun inşası da büyük önem arz etmektedir. Yani toplumun en güçlü halkası kabul edilen zenginler ve imkân sahipleri, en zayıf halka sayılan ihtiyaç sahiplerini desteklemez ve onları güçlendirmeye çalışmazlarsa toplumsal çöküş kaçınılmaz olacaktır. Yüce Rabbimiz, insana verdiği zenginliklerden şöyle söz etmektedir: Çardaklı ve çardaksız (üzüm) bahçeleri, ürünleri çeşit çeşit hurmaları, ekinleri, birbirine benzer ve benzemez biçimde zeytin ve narları yaratan O’dur. Herbiri meyve verdiği zaman meyvesinden yiyin. Devşirilip toplandığı gün de hakkını (zekât ve sadakasını) verin![3] Burada dikkat edilirse Allah tarafından belirlenmiş bir hak söz konusudur ve bu hakkın sahiplerine verilmemesi halinde bir hırsızlık, gasp ve kul hakkına girme hasıl olacaktır.Unutulmamalıdır ki Cenab-ı Hak, mutlak anlamda mülk sahibidir; hem melik, hem de mâliktir. Zerreden kürreye bütün kâinatın hâkimidir; dilediği şeyi “Ol” demekle oldurandır. Gerçek güç ve kuvvet sahibi, ğani ve müstağni; yani hiçbir şekilde hiçbir varlığa muhtaç olmayandır. Yüce Allah’ın (c.c.) zengin kıldığını, hiç kimsenin fakir; fakir kıldığını ise, hiçbir gücün zengin edemeyeceğini bilmek ve buna inanmak durumundayız. Aynı zamanda dünyadaki zenginliklerin dünya ile birlikte zail olacağını, ahiretteki zenginliklerin ise bâki ve ebedi kalacağını aklımızdan çıkarmamalıyız. Büyük Şairimiz Yunus Emre bu gerçeği çok güzel ifade etmektedir:Mal sahibi mülk sahibi! Hani bunun ilk sahibi?!Mal da yalan, mülk de yalan; Gel biraz da sende oyalan!Müslümanlar olarak dünyadaki zenginliğin, mülkün, servetin ve sair imkânların geçici olduğunu unutmamalı, bunları çok iyi değerlendirmeli, ahirete taşıyıp ebedileştirmeliyiz. Cenabı Hak, bu konuda bize çok önemli şu tavsiyede bulunmaktadır: “Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yeryüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.”[1] Bu dünyada sahip oldukları imkânları ahirete taşıyamayan; yani gerçek zenginliğe dönüştüremeyen ve ebedileştiremeyenler hakkında Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Her kim de benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır. Bir de onu kıyamet gününde kör olarak haşrederiz. O da şöyle der: “Rabbim! Dünyada gören bir kimse olduğum hâlde, niçin beni kör olarak haşrettin? (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları dikkate almadın/unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutulacaksın!”[2] Yani Yüce Rabbimizin verdiği bütün imkânlar gibi göz nimetini bu dünyada O’nun istediği şekilde kullanmayanlar, ahirette bu gözden ve görme nimetinden mahrum bırakılacaklar. Cenab-ı Hak ayrıca bize şu uyarıyı yapmaktadır: “Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar yoldan çıkan kimselerdir.”[3] Rabbim cümlemizi dünyada sahip olduğu imkânları onun rızasına uygun kullanan, bu imkânları ahirete taşıyıp ebedileştiren, hem dünyasını hem de ahiretini mamur eden salih ve muslih kullarından eylesin. Hepinizi Allah’a emanet ediyorum.

Mustafa TEKİN

IĞDIR İL MÜFTÜSÜ

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.