Reklamı kapat

Reklamı kapat
Iğdır Aydın Gazetesi

KUR’AN’A GÖRE ‘SİVRİSİNEĞİN BELGESELİNİ’ MÜSLÜMANLAR YAPMALI

Cenabı Hak, sözün en güzelini söylemeyi ve en güzeline uymayı bizlere nasip eylesin. Yüce Allah, insanoğlunu doğruya, güzele ve saadete ulaştırmak için birçok ayet göndermiştir. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen gökler, yer, güneş, ay, yıldızlar, gök gürültüsü, şimşek, yıldırım, rüzgar, bulut, yağmur ve dağların her biri birer canlı olarak tanıtılmakta ve aynı zamanda yüce Allah’ın varlığına ve […]

KUR’AN’A GÖRE ‘SİVRİSİNEĞİN BELGESELİNİ’ MÜSLÜMANLAR YAPMALI
03 Eylül 2020 - 17:10 'de eklendi.



Cenabı Hak, sözün en güzelini söylemeyi ve en güzeline uymayı bizlere nasip eylesin. Yüce Allah, insanoğlunu doğruya, güzele ve saadete ulaştırmak için birçok ayet göndermiştir. Kur’an-ı Kerim’de zikredilen gökler, yer, güneş, ay, yıldızlar, gök gürültüsü, şimşek, yıldırım, rüzgar, bulut, yağmur ve dağların her biri birer canlı olarak tanıtılmakta ve aynı zamanda yüce Allah’ın varlığına ve yegane yaratıcı olduğuna delil olarak sunulmaktadır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “De ki, Yeryüzünü gezin, dolaşın ve yaratılışın nasıl başladığını bir görün.” (Ankebût suresi, 29/20) Rabbimiz, indirdiği ilk ayetlerde de yaratılıştan bahsetmekte ve zatını bize yegane yaratıcı olarak tanıtmaktadır: “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1) Bu iki ayette rabbimizin kuvvetini, kudretini ve azametini görmek amacıyla yeryüzünü dolaşmanın ve yeryüzünde gezmenin tavsiye edildiğini ve bir bakıma emredildiğini görmekteyiz.

Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi ve hakikatin ayan beyan ortaya çıkması için enfüsî ve kevnî ayetlerin doğru okunması ve doğru anlaşılması önem arz etmektedir. Fussilet suresi, 41/53 ayetinde anlatılan bu gerçeği âlimlerimiz şöyle ifade etmişlerdir: “Kainat sessiz bir Kur’an, Kur’an ise sesli, yani konuşan bir kainattır.” Dolayısıyla müslüman, sessiz Kur’an olan bu kainatı dikkatlice okumalı, yeryüzünü gezerek yaratılışın nasıl başladığını ve yaratıcı kudretin eserlerini yakından izlemeli ve hatta bu konuda ciddi çalışmalar yapmalıdır. Bunun güzel sonuçları ve faydaları Kur’an’da şöyle anlatılmaktadır: “Onlar, hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hac, 22/46) Yani asıl körlük, maddi olan değil manevi olandır. Büyük körlük ise, Cenabı Hakk’ın yaratmasını, azametini, kuvvetini ve kudretini görememek ve bundan dolayı kulluk dairesinin dışında kalmaktır. Bu anlamda görme engelli nice kardeşimizin, kalpleri ve vicdanlarıyla hakkı ve hakikati gördüklerine tanık olabilmekteyiz.

Ankebût suresi, 29/20 ayetinde ahiret ile ilgili yaratılışın, ilk yaratılışta olduğu gibi her şeye gücü yeten yüce Allah’a mahsus olduğu vurgulanmıştır. Bu bilince sahip olmamızı emreden Kur’an, dağ, taş, kurt, kuş veya sinek gibi varlıkları örnek vermekte ve bunlar üzerinde düşünmeye bizi sevk etmektedir: “Allah, sivrisinekle yahut ondan daha küçüğüyle misal vermekten çekinmez. İman edenler bilirler ki, o, Rablerinden gelen hakkın tâ kendisidir. İnkâr edenler de “Allah bu misalle ne demek istedi?” deyiverirler.” (Bakara, 2/26)

Bu misal karşısında insanlar ikiye ayrılmaktadır: Müminler ve inkar edenler. Müminler, bu sivrisinek misalinin büyük hakikatler içerdiğini bilir, ilâhi kuvvet ve kudreti keşfetmeye çalışırlar; yani bu konuda belgeseller yaparlar. Mü’minûn suresi, 23/19-22 ayetlerinde hayvanlarda ve bitkilerde bizim hayatınızı kolaylaştıran ve bize büyük faydalar sağlayan birçok örnek ve ibretin olduğu beyan edilmektedir. Başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır: “İnkar edenlerin tavrını ise yüce Rabbimiz şöyle bildirmektedir: Kaldı ki, göklerde ve yerde nice ayetler, işaretler var ki, onlar (üzerinde düşünmeden) sırtlarını çevirerek yanlarından geçip gidiyorlar! Onların çoğu Allah’a ancak ortak koşarak inanırlar.” (Yusuf, 12/105-106)

Bu ayetler karşısında müslüman, konumunu ve tavrını iyi tespit etmelidir. Dolayısıyla bütün evrenle bilişecek, buluşacak, araştıracak ve nihayetinde bütün insanlarla, dağ, taş, kurt, kuş ve hatta sinek ile barışık olacak ve çevresine güven veren bir insan olacaktır. Bu anlamda yeryüzü ve kâinat ile ilgili incelemeleri, araştırmaları ve belgeselleri en çok müslümanların yapması elzem görülmektedir. Bu husus, Cenabı Hakk’ın bir buyruğu olarak kabul edilmelidir. Bu bilinçle hareket etmemiz halinde müslümanlar olarak aklımız gelişecek, kalbimiz akledecek ve vicdanlarımız hakikati benimsemiş olacaktır.

Kur’an, her varlığa atfettiği gibi dağlara ve taşlara da kişilik atfetmekte ve onların tıpkı bizim gibi Allah’a boyun eğip secde ettiğini haber vermektedir. Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor; birçoğunun üzerine de azap hak olmuştur. Allah kimi hor ve hakir kılarsa, artık onu değerli kılacak bir kimse yoktur. Şüphesiz Allah dilediğini yapar.” (Hac, 22/18.) Yani kâinatta zerreden kürreye her şey istisnasız Allah’a secde ederken, insanların tamamı değil yalnız bir kısmı, O’na boyun eğip kulluk etmektedir. Bu kulluğu en güzel şekilde sergileyen birçok insanın içinden Yüce Allah, Hz. Davut peygamberi (a.s) örnek olarak zikreder: Doğrusu biz, dağları onun (Dâvûd’un) emrine vermiştik. Gece-gündüz onunla birlikte Allah’ı anmaktadırlar. Kuşları da toplu olarak onun emrine vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikir ve tesbih ederlerdi. (Sâd, 38/18-19.) Bu ayete göre her bir dağın kendine has bir karakteri ve kişiliği bulunmaktadır. Bu karakteri yakından tanıyabilmek için onu güneş doğarken, batarken, gece, gündüz, yaz, kış ve diğer mevsimlerde izleyip yakından incelememiz gerekmektedir.

Herhangi bir dağı yakından inceleyen, kişiliğine ve karakteristik özelliklerine tam anlamıyla vakıf olan kişi, zamanla o dağ ile bütünleşecek ve belki de onunla birlikte Allah’ı tespih edip zikretmeye başlayacaktır. Öyle ki dağların yaşamı, insanlarınki kadar yoğun ve çeşitlidir. Yani onlar da doğar, büyür, gelişir ve soluk alıp verir. Onların da kalpleri, enerjileri ve madenleri vardır. Ayrıca onlar da enerjiyi, havayı, suyu, gücü, elektriği ve manyetizmayı çekerler ve biriktirirler. Bilim adamlarından edindiğimiz bilgilere göre dağların, kendine has rüzgarları, bulutları, yağmurları, fırtınaları, şelaleleri, göl ve nehirleri bulunmaktadır. Sahip oldukları özelliklere göre bazı dağların çevresi, sayısız varlıklara sığınak ve barınak olabilmektedir. Bununla birlikte Kur’an, hiçbir dağa kutsiyet atfetmemiş, onları sırf Cenabı Hakk’ın bir kulu olarak tanıtmıştır.

Dağlar, yaratıcının kudretini, azametini, cemalini ve celalini yansıtan canlı varlıklardır. Yüce Allah’ın insanoğluna bir ikramı olan bu dağlar, şefkati, tevazuyu, cömertliği, iyiliği, muhabbeti, heybeti ve uzleti yansıtır. Nitekim Hz. Peygamber efendimizin (s.a.v), peygamberlikten önce uzlete çekildiği yer, “Hıra” diye adlandırılan bir dağ idi. Bu anlamda Şair Abdurrahim Karakoç’un “Dağ ile Sohbet” adlı şiiri çok manidardır:

Beyaz karlı, karaçamlı iri dağ; Heybet nedir? Ne değildir de hele!

Geceleri yapayalnız kalınca; Uzlet nedir? Ne değildir de hele!

(…) Ormanın var, pınarın var, kuşun var; Dört mevsimde bulut saçlı başın var

Bilmem ama bir uzunca yaşın var; Mühlet nedir? Ne değildir de hele!

Şair Cengiz Numanoğlu ise bir şiirinde şöyle diyor:

Yıldızlar bir adım yolundan şaşmaz; Dağlar haddin bilir, denizler taşmaz

Karıncanın yükü, boyunu aşmaz; Bunca dengelerin farkında mısın?

Cenabı Hak, ekip biçilmek üzere ovaları yaratırken, kömürü, mermeri ve nice madenleri depolamak için de dağları yaratmıştır. Rabbimiz şöyle buyuruyor: Onları sarsmasın diye yere de sabit dağlar yerleştirdik ve (varacakları yere) yol bulabilsinler diye ondan geçitler, yollar meydana getirdik. (Enbiya, 21/31) Yani Allah, yaşamsal alanlarımız genişlesin, sağlam bir zeminde ferah bir ortam ve güçlü bir medeniyet kuralım diye dağları yeryüzüne serpiştirdi. Günümüzde yeryüzündeki kara parçasının dörtte birini dağlar oluşturmaktadır. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “(Allah,) sizi sarsmasın diye yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi. Yolunuzu bulmanız için de nehirler ve yollar yarattı.” (Nahl, 16/15) Yani dağlar, denge unsuru olarak yeryüzüne serpiştirilmiş ve yerin dibinde birer kazık gibi çakılmıştır. Bilim adamlarının belirttiğine göre, dağların yüksekliği, her ne kadar yüzeyden ölçülse de aslında yüksekliğinin 5 veya 10 katı kadar yerin altında kökleri bulunmaktadır. Mesela dünyanın en yüksek dağı olan Everest Dağı’nın boyu yaklaşık 9000 metredir. Bu dağın yerin altında 125 kilometrelik kökünün olduğu bilimsel olarak bilinmektedirler. Başka bir ayeti kerimede Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Dağları da birer kazık kılmadık mı?” (Nebe, 78/7) Müfessirlerimiz der ki: Çadırlarınızın sabit ve sağlam olması için kazık çaktığınız gibi Yüce Allah, kâinatı dengede tutmak için dağların köklerini kazık gibi yerin dibine salmıştır.

Kur’an’da aslında dağ kelimesinin karşılığı cebeldir ve bu sözcüğün çoğulu, cibâldır. Kur’an’da dağlar için ayrıca “ravâsiye” sözcüğü kullanılır. Her ne kadar tefsir ve meallerde bu sözcük, “dağ” şeklinde ifade edilse de aslında yerin derinliklerine kadar kazık gibi çakılıp yeri sağlamlaştıran “baskı ve ağırlık” demektir. Bu ağırlık aynı zamanda yerin yüzeyinden çok derinliklere uzanan okyanuslar için de geçerlidir. Bilim adamları, yeryüzünün dengeli durmasında hem dağların hem de okyanusların önemli rolünün olduğunu söylemektedir. Büyük Müfessir Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kur’an Dili” adlı tefsirinin tamamını iki kez okumuş biri olarak diyebilirim ki, bu tefsirde diğerlerinden farklı olarak “ravâsiye” sözcüğü, “dağ” değil “ağırlık” olarak ifade edilmiştir. Ben de bu kanaatteyim.

Bütün canlılarda olduğu gibi dağlar da, ecelleri gelince Rabbimiz tarafından tamamıyla savrulacak ve dağılıp yok olacaklardır. Bu anlamda Cenabı Hak, Hz. Peygamber efendimize hitaben şöyle buyurmaktadır: “(Ey Muhammed!) Sana dağların (kıyamet günündeki) hâlini soruyorlar. De ki: “Rabbim onları toz edip savuracak.” (Taha, 20/105.) Başka bir ayette şöyle buyrulmaktadır: Yer üzerinde bulunan her şey fanidir, yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabbinin zatı baki kalacaktır. (Rahman, 55/26-27.) Cenabı Hak, bize bahşettiği güzel imkanları en güzel şekilde değerlendirerek kendisine layıkıyla kul olmayı cümlemize nasip eylesin.

Mustafa TEKİN

IĞDIR İL MÜFTÜSÜ

Etiketler :
HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

İLGİLİ HABERLER